Güneşe doğru
Günlerden Pazartesi.
İlk durağım her zaman olduğu gibi Atatürk Caddesi.
Nedense bu caddeden vazgeçemiyorum. Orada doğmadım ama hatıralarımın caddesi.
Fırıncı Salih Taşçıoğlu ile bir çay içimi sohbet.
Taşçıoğlu havalarda, CHP’den kongre delegesi seçilmiş.
Kimin kazanacağı belli olmaz diyor.
Yürümeye başlıyorum, dalgın mı dalgın.
Yanımda bir çat sesi beliriyor.
Dönüp bakıyorum, bir adam karısına öylesine bir tokat indirmiş ki, ikincisi için eli havada.
Kadın koşup ara yola giriyor, orada ağlıyor.
Adam mırıldanıyor, “Param yok diyorum, halen istiyor…”
Kafa çevirip devam ediyorum. Üç genç Antalya Lisesi binasının kapısı önüne oturmuş, gitar çalıp söylüyorlar.
Ahhh gençlik diye geçirirken, bir başkası üç adım ileride dileniyor. Böyle gençlik olmaz olsun dercesine yüzümü ekşitiyorum.
Hava soğuk ama güneş yakıyor.
Güneşe doğru yürüyorum hep.
Bir çocuk ağlıyor arabasında, annesi hırcın hırcın sürüyor arabayı.
Belli ki bir şey istemiş, parası olmadığı için anne alamamış, çocuk da salya sümük.
Karşı kaldırıma geçiyorum Üçkapılar’da.
Bir kız çocuğu çay dağıtıyor.
Bir genç çapkınlık olsun diye boşalan bardağını gösterip bıyıkaltı gülümseme pozuyla ikincisini istiyor.
Piyango bileti satıcısının önünde duran orta yaşlı bir kadın hem bilet alıyor hem dertleşiyor: “Karşı kaldırımlar ne güzel olmuş, neden bu tarafı da yapmazlar anlayamıyorum, baksanıza yürüyemiyoruz…”
Bankanın önünden geçerken, para olmadığını bile bile kartımı makineye sokuyorum. Bankamatik gözüme sokarcasına kullanılabilir kredi sıfır diye yazıyor.
Tam dönerciler çarşısı önüne geldiğimde iki esnaf tartışır gibi konuşuyorlar:
“Kardeşim şu öndeki dükkanların duvarlarını kaldırsalar, arkadaki binaları işletsek, önde sandalye atılsa açık hava olsa…”
Büyük bir gürültüyle tramvay geçiyor önümden. İçinde üç beş yaşlı kişi. Güneşe vermişler yüzlerini etrafı izliyor, bedava yolculuğun tadını çıkarıyorlar.
Ayakkabıcılar çarşısında iki esnaf dertleşiyor: “Abi vallahi evleri sattım, Döşemealtı’nda 12 dönümlük bir tarla var orayı da satılığa çıkardım. Yanıyoruz hepimiz, ne olacak halimiz…”
Esnaf sanki içimi okuyor.
Yanıyoruuuuz…
Simitçinin önü kalabalık.
Öğlen yemeği için sıraya girmiş kadınlı erkekli ondan fazla insan simit almaya çalışıyor.
Mağazalara giren çıkan yok.
Bir kuyumcu dert yanıyor komşu esnafa: “Abi bak şu hale. Adam meyve suyu satacağım diye yolu kaplamış, yol pislikten geçilmiyor, yetmiyormuş gibi gelmiş benim dükkanımın önünü de kapatmış. Mustafa Akaydın Hoca buraya geldiğinde gösterdim, hallederiz dedi gitti. Bir daha ses seda çıkmadı. Adamın amma büyük torpili varmış. Galiba Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir akrabası veya Belediye Başkanının masa arkadaşı ki kimse dokunamıyor…”
Havuzun etrafında güneşe bakan bölüm dolmuş, arka bölüm boş.
İnsanlar kara kara düşünüyor.
Aralardan geçiyorum büroya doğru.
İçimden tekrarlıyorum, yanıyorlar, yanıyorlar, hep birlikte yanıyoruuuz!…